Depresyonun Nedenleri ve Risk Faktörleri Nelerdir ?

Depresyonun bazı çeşitleri aileseldir; bu da, depresyona yönelik biyolojik yatkınlığın kalıtsal olabileceğini gösterir. Özellikle Bipolar Bozukluk için bu durum geçerli gibi görülmektedir. Her bir neslin aile üyelerinde bipolar bozukluk görülen aileler araştırılmıştır. Araştırmacılar, söz konusu hastalığı olanların, hastalığa yakalanmayanlardan daha farklı bir genetik yapısı olduğunu bulmuşlardır. Ancak, bunun tersi geçerli değildir. Yani, bipolar bozukluğa yatkın bir genetik yapıya sahip olan herkesin bu hastalığa yakalanması söz konusu değildir. Açıkça görülüyor ki, muhtemelen stresli bir ortam gibi, bir takım ek faktörler, hastalığın başlamasında ve koruyucu faktörler de hastalığın önlenmesinde rol oynamaktadır.

Majör depresyonun da, bipolar I ve II’de olduğu kadar güçlü bir şekilde olmasa da, bazı ailelerde nesiller boyu görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Aslında majör Depresyon, ailesinde hiç depresyon öyküsü bulunmayan kişilerde de görülebilmektedir.

Genellikle dışsal bir olayın depresyon episodunu başlattığı söylenebilir. Ciddi bir kayıp, kronik bir hastalık, zorlu bir ilişki, maddi sorunlar veya yaşam tarzında istenmeyen herhangi bir değişiklik depresif bir dönemin başlamasını tetikleyebilir. Sıklıkla genetik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir araya gelmesi depresif bir bozukluğun ortaya çıkmasında rol oynar. Depresyonun gelişmesine katkıda bulunan Stres faktörleri bazen bazı grupları diğerlerinden daha fazla etkiler. Örneğin, daha sıklıkla ayrımcılıktan etkilendiğini hisseden azınlık grupları orantısız bir şekilde temsil edilirler. Sosyoekonomik olarak dezavantajlı gruplar, avantajlı gruplarla karşılaştırıldığında, daha yüksek depresyon oranlarına sahiptirler. Amerika Birleşik Devletlerine gelen göçmenler, özellikle de dil açısından izole olduklarında, depresyon gelişimine daha yatkın olabilmektedir.

Etnik kökenden bağımsız olarak erkeklerin; işsizlik, boşanma, düşük sosyoekonomik statünün depresif etkilerine karşı özellikle hassas oldukları ve stresle baş etme açısından çok az iyi yönteme sahip oldukları görülmektedir. Çocukken veya sevgilisi tarafından fiziksel, duygusal ya da cinsel istismara maruz kalan kadınlar da Depresif Bozukluk geliştirmeye yatkındır. Başka erkeklerle cinsel ilişki yaşayan erkekler, hayat arkadaşları olmadığında, kendilerini eşcinsel olarak tanımlayamadıklarında ya da birden fazla kez eşcinsel karşıtı şiddetin mağduru olmuşlarsa depresyona açık olabilmektedirler. Ancak, çoğunlukla kadın ve erkeğin depresyon açısından benzer risk faktörlerine sahip olduklarını söylemek mümkündür.

Evrendeki hiçbir şey insan beyni kadar karmaşık ve büyüleyici değildir. Beynin içerisinde dolaşan 100’den fazla kimyasal, nörokimyasallar veya nörotransmiterler (sinir ileticileri) olarak bilinir. Fakat araştırmalarımızın ve bilgimizin çoğu bu nörokimyasal sistemlerden dördü üzerine odaklanmaktadır: norepinefrin, Serotonin, dopamin ve asetilkolin. Yeni binyılda, yeni keşiflerin yapılmasının ardından, adı geçen bu dört nörokimyasal maddenin, 20. yüzyılın “kara safra, sarı safra, balgam ve kan” dörtlüsü olarak görülmesi muhtemeldir.

Farklı nöropsikiyatrik hastalıkların, beynin belirli yerlerinde bulunan bu nörokimyasalların fazla ya da eksik olmasıyla ilişkili olduğu görülmektedir. Örneğin, beyin tabanında dopaminin olmaması Parkinson hastalığına neden olmaktadır. Alzheimer demansının (Bunama) da beyindeki asetilkolin seviyesinin düşük olması ile ilişkili olduğu görülmektedir. Bağımlılık hastalıkları ise dopamin nörokimyasalının etkisi altındadır. Başka bir deyişle, kullanılan uyuşturucular ve alkol, beyinde dopamin salgılatarak etkisini göstermektedir. Dopamin, hoşa giden bir duygu olan öforiye (aşırı mutluluk hali) neden olur. Ancak uyuşturucu ya da alkolun tekrar tekrar alınması dopamin sisteminin hassasiyetini ortadan kaldırır, bu da, sistemin uyuşturucunun ve alkolun etkilerine alışması anlamına gelir. Dolayısıyla, kişi aynı seviyede keyif alabilmek için daha fazla uyuşturucu ya da alkole ihtiyaç duyar. Bu nedenle, bağımlı olan kişi giderek daha fazla madde kullanır ama daha az keyif alır ve giderek daha depresif hale gelir.

Çeşitli tıbbi durumlar için kullanılan bir takım ilaçların, diğerlerine kıyasla, yan etki olarak depresyona neden olma ihtimalleri daha yüksektir. Özellikle Yüksek tansiyon, kanser, nöbet, aşırı yoğunluktaki ağrıyı tedavi etmek ve doğum kontrolünü sağlamak için kullanılan ilaçlar depresyona yol açabilir. Uyku ilaçları ile Alkolizm ve anksiyeteyi (kaygı) tedavi etmek amacıyla kullanılan ilaçlar gibi bazı psikiyatrik ilaçlar bile depresyonun ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir.

Pek çok ruh sağlığı durumu veya gelişimsel bozukluklar de depresyonla ilişkilendirilir. Anksiyetesi, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), madde kullanımı ve gelişimsel bozuklukları olan kişiler depresyona girmeye daha yatkın olabilirler.

Şizofreninin farklı türleri de beynin belirli alanlarındaki (çok fazla) dopamin ve (kötü bir şekilde düzenlenen) serotonin dengesizliği ile ilişkilidir. Son olarak, depresif bozuklukların değişen beyin serotonin ve norepinefrin sistemleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Adı geçen nörokimyasalların her ikisi de depresyondaki kişilerde daha düşük olabilir. Lütfen şunu aklınızdan çıkarmayın; depresyon, söz konusu nörokimyasalların anormal oluşundan “kaynaklanmaktan” ziyade, bunlarla “ilişkilidir”, çünkü beyindeki nörokimyasal seviyelerinin düşük olmasının mı depresyona neden olduğu, yoksa depresyonun beyindeki nörokimyasalların düşük seviyede olmasına mı yol açtığı tam olarak bilinmemektedir.

Bildiğimiz şey şu; norepinefrin veya serotonin seviyelerini değiştiren bazı ilaçlar depresyon semptomlarını hafifletebilmektedir. Bu iki nörokimyasal sistemin ikisine de etki eden bazı ilaçların daha iyi veya daha hızlı bir performans gösterdiği görülmektedir. Depresyonun tedavisinde kullanılan diğer ilaçlar temel olarak diğer nörokimyasal sistemlere etki ederler. Depresyonun en güçlü tedavi yöntemi olan Elektrokonvülsif Tedavi (EKT) ise kesinlikle belirli bir nörotransmiter sistemine özgü değildir. EKT daha ziyade, bir nöbet yaratarak, muhtemelen nörokimyasalların hepsinin çok büyük miktarlarda salınmasını tetikleyen genel bir beyin aktivitesi oluşturmaktadır.

Kadınlar erkeklere göre iki kat daha fazla depresyona girme ihtimaline sahiptirler. Ancak, bilim adamları bu farkın nedenini bilmemektedir. Psikolojik faktörler de bir kişinin depresyona olan yatkınlığına katkıda bulunur. Dolayısıyla, bebeklik döneminde sürekli mahrumiyet, fiziksel ya da cinsel istismar, belirli kişilik özelliklerinin bir araya gelmesi ve yetersiz baş etme yöntemlerinin (uyumsuz baş etme mekanizmaları) hepsi, kalıtsal yatkınlık olsun ya da olmasın, depresif bozuklukların sıklığını ve şiddetini arttırabilir.

Maternal-fetal (anne-bebek) stresin depresyon üzerindeki etkisi günümüzde heyecan verici bir araştırma alanıdır. Gebelik döneminde annenin stres altında olmasının, özellikle genetik yatkınlık da varsa, çocuğun erişkin yaşamında depresyona açık olma ihtimalini yükseltebileceği görülmüştür. Annenin dolaşımında olan stres hormonlarının gebelik sırasında fetüsün beyin gelişimini etkileyebileceği düşünülmektedir. Fetal beyin gelişimindeki bu değişiklik, çocuğun erişkin yaşamında depresyon riskine yatkın olmasına neden olacak şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunun ne şekilde gerçekleştiğini açıklamak içinse hala daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu durum yine, buradaki örnekte annenin stresinin bebek üzerindeki etkisinde olduğu gibi, genetik yatkınlık ile çevresel stres arasındaki karmaşık etkileşime işaret etmektedir.