Depresyon

Depresyon hakkında merak ettiğiniz herşeyi bu yazıda bulabilirsiniz. Depresyon hastalığı ve tedavisi ile ilgili bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışmayı sizlere sunuyoruz.

Depresyon Hakkında Önemli Bilgiler

  • Depresif bozukluk, normal hüzün ya da kederin ötesinde olan üzüntülü, bunalımlı bir ruh halini yansıtan bir sendromdur (semptomlar grubu).
  • Depresif bozukluklar sadece olumsuz düşünce, duygu durumu ve davranışlarla değil, aynı zamanda vücut fonksiyonlarında spesifik bir takım değişikliklerle de kendini gösterir (örneğin; yeme, uyuma ve cinsel aktivite).
  • Her 10 kişiden biri hayatı boyunca bir kere depresif bozukluk yaşamakta ve her 10 vakadan birinde depresyon, intihar nedeniyle ölümcül bir hastalık olmaktadır.
  • Bazı depresyon türleri, özellikle bipolar depresyon (manik-depresif bozukluk), ailesel olarak görülür.
  • Depresyon için pek çok sosyal, psikososyal ve çevresel risk faktörü olmasına karşın, bazı türleri özellikle cinsiyetlerden birinde ya da belirli bir yaş veya etnik grupta yaygın olarak görülmektedir.
  • Depresyon belirtileri yaş, cinsiyet ve etnik kökene bağlı olarak farklılıklar gösterebilir.
  • Depresyon ancak klinik olarak teşhis edilir; depresyona yönelik herhangi bir laboratuvar testi ya da röntgen tetkiki yoktur. Bu nedenle kendinize, arkadaşlarınızda ya da ailenizde depresyonun belirtilerini fark eder etmez hemen bir sağlık uzmanına danışmanız hayati önem taşır.
  • Uygun bir tedavinin alınmasında atılacak ilk adım, kişinin gerçekten bir depresif bozukluğunun olup olmadığının tespit edilebilmesi için tam bir fiziksel ve psikolojik değerlendirmenin yapılmasıdır.
  • Depresyon bir zayıflık değil; nedenleri, belirtileri ve tedavisi açısından biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan ciddi bir hastalıktır. Kişi bunu kendi kendine başından savamaz. Tedavi edilmezse, durum kötüleşir. Yetersiz tedavi edilirse, tekrar eder.
  • Depresyonda çok yardımcı olabilen, başta SSRİ’ler (Selektif Serotonin Geri Alım İnhibitörleri) olmak üzere, pek çok güvenli ve etkin ilaç mevcuttur.
  • Bir duygu durum bozukluğunun tam olarak iyileşebilmesi için, ister tetikleyici bir faktör olsun, ister sebepsiz ortaya çıkmış olsun, ilaçla tedavi ve/veya elektrokonvülsif tedavi (EKT) (elektroşok tedavisi) ve psikoterapi gereklidir.
  • Gelecekte, depresyon üzerine yapılan araştırmalar ve eğitim sayesinde, uyguladığımız tedavileri geliştirmeye devam edeceğiz, toplumun yükünü azaltacağız ve umarız ki, bu hastalığın önlenmesi konusunda ilerlemeler kaydedeceğiz.

Depresif Bozukluk Nedir ?

Depresif bozukluklar yazılı tarihin başlarından beri insanoğluyla birlikte var olmuştur. İncil’de, Eyüp’ün olduğu gibi, Kral Davud da bu hastalıktan muzdarip olmuştur. Hipokrat da depresyonu, kelime anlamı kara safra olan, melankoli ile tanımlamıştır. Kara safra, kan, balgam ve sarı safra ile birlikte o zamanların temel tıbbi fizyoloji teorisini tanımlayan dört sıvı idi. Klinik depresyon olarak da adlandırılan depresyon, yüzyıllar boyunca edebiyat ve sanatta ele alınmıştır, fakat bugün depresif bozukluğa atıfta bulunduğumuzda aslında neyi kastediyoruz? 19. yüzyılda depresyon kalıtsal bir mizaç zayıflığı olarak görülmekteydi. 20. yüzyılın ilk yarısında ise Freud depresyonun ortaya çıkmasını suçluluk ve çatışmayla ilişkilendirmişti. Bir yazar ve bir modern depresif bozukluk hastası olan John Cheever, anne babasıyla olan çatışmalarının ve deneyimlerinin kendi yaşadığı depresyon üzerinde nasıl etkili olduğunu yazmıştı.

1950’li ve 60’lı yıllarda depresyon endojen (içsel) ve nörotik (sinirsel) olmak üzere iki türe ayrılmıştır. Endojen (içsel), depresyonun vücudun içinden geldiğine, belki de genetik kökenli olduğuna ya da herhangi bir kaynağı olmadığına işaret eder. Nörotik (sinirsel) veya reaktif (tepkisel) depresyonun ise, eşin ölümü ya da işin kaybedilmesi gibi ciddi bir kayıp olması şeklinde açık ve net bir çevresel tetikleyici faktörü vardır. 1970’lerde ve 80’lerde ilgi odağı, depresyonun nedenlerinden çok bundan muzdarip kişiler üzerindeki etkilerine doğru kaymıştır. Başka bir deyişle, sebebi her ne olursa olsun, belirli bir vakada depresif bozukluğu oluşturan, uzmanların üzerinde hemfikir olabileceği semptomlar ve işlev bozukluklarının neler olabileceği sorusuna odaklanılmıştır. Bugün bile hala bazı tartışmalar olsa da (tıbbın her alanında olduğu gibi), uzmanların çoğu aşağıda yazılanlar konusunda hemfikirdir:

  1. Depresif bozukluk, normal bir üzüntü ya da kederin ötesinde olan hüzünlü ve/veya asabi ruh halini yansıtan bir sendromdur (semptomlar grubudur). Daha spesifik olmak gerekirse, depresyondaki üzüntü, normalden daha büyük bir yoğunluk ve süre ile daha ciddi belirtiler ve işlev bozuklukları ile tanımlanır.
  2. Depresif belirti ve semptomlar sadece olumsuz düşünce, duygu durumu ve davranışlarla değil, aynı zamanda vücut işlevlerinde spesifik bir takım değişikliklerle de kendini gösterir (örneğin; ağlama nöbetleri, vücutta ağrılar, düşük enerji ya da cinsel isteğin yanı sıra yemek yeme, kilo ya da uykuyla ilgili problemler). Klinik depresyonun yol açtığı işlevsel değişiklikler genellikle nörovejetatif (otonom sinir sistemine ait) belirtiler olarak adlandırılır. Bunun anlamı şudur; beyindeki sinir sistemi değişiklikleri, faaliyetlere katılımda azalma ve aktivite düzeyinin azalması veya artması ile sonuçlanan pek çok fiziksel semptoma neden olur.
  3. Başta bipolar depresyon (manik depresyon) olmak üzere, depresif bozukluğu olan bazı kişilerin bu duruma kalıtsal bir yatkınlığı olduğu varsayılır.
  4. Depresif bozukluklar, milyonlarca insanı etkilemesi sebebiyle, çok büyük bir halk sağlığı sorunudur. Depresyonla ilgili verilere bakıldığında yetişkinlerin yaklaşık %10’u, ergenlerin %8’i ve ergenlik öncesi çocukların %2’si bir çeşit depresif bozukluk geçirmektedir. Doğum sonrası (postpartum) depresyon  ise doğum sonrası kadınları etkileyen en sık görülen ruh sağlığı hastalığıdır.
  5. Amerika Birleşik Devletlerinde depresyonun yarattığı maliyetlerle ilgili istatistikler, tedaviye yönelik yüksek miktarlardaki doğrudan maliyetler ile verimlilik kaybı ve iş ya da okula gidememekten kaynaklanan dolaylı maliyetleri içermektedir.
  6. Depresyondan muzdarip olan ergenler, obezite geliştirme ve bu durumu sürdürme riskiyle karşı karşıyadır.
  7. Yapılan büyük bir tıbbi çalışmada depresyonun, artrit (eklem iltihabı), hipertansiyon, kronik akciğer hastalığı ve diyabeti (şeker hastalığı) olanlardan daha sık ve bazı durumlarda, kalp damar hastalığı olanlar kadar sık olmak üzere, ciddi işlevsel sorunlara neden olduğu ortaya konmuştur.
  8. Depresyon; kalp damar hastalığı, HIV, astım ve başka pek çok hastalığa yakalanma riskini arttırabilir. Depresyonun diğer komplikasyonları arasında, adı geçen ve daha pek çok başka tıbbi durumdan kaynaklanan morbidite (hastalık/sağlık üzerinde olumsuz etkileri) ve mortaliteyi (ölüm) arttırma eğilimi yer almaktadır.
  9. Depresyon neredeyse bütün diğer ruh sağlığı hastalıklarıyla bir arada görülebilir ve hem depresyon hem de başka bir ruh hastalığından muzdarip kişilerin durumunu ağırlaştırır.
  10. Yaşlılarda depresyon kronik olma eğilimindedir, iyileşme oranı düşüktür ve genellikle yetersiz tedavi edilir. Yaşlı beyaz erkekler başta olmak üzere, yaşlı erkeklerin en yüksek intihar oranlarına sahip oldukları düşünülürse, bu durum özellikle endişe vericidir.
  11. Depresyon genelde ilk olarak, bir ruh sağlığı uzmanının muayenehanesinde değil, birinci basamak sağlık merkezinde tespit edilmektedir. Ayrıca sıklıkla, çeşitli şekillerde kendini saklamış olduğu için, depresyon genellikle eksik teşhis edilir.
  12. Açık ve net araştırma delillerine ve tedaviye ilişkin klinik kılavuzlara rağmen depresyon genelde yetersiz tedavi edilmektedir. Umuyoruz ki bu durum düzelir.
  13. Bir duygu durum bozukluğunun tam olarak iyileştirilebilmesi için, ister tetikleyici bir faktör olsun ister sebepsiz yere ortaya çıkmış olsun, ilaçla ve/veya elektrokonvülsif tedavi (EKT) (bkz. aşağıdaki tartışma) ile psikoterapi gerekir.

Depresyonla İlgili Yanlış Bilinenler Neler ?

Depresyon ve tedavisi ile ilgili mitler şunlardır:

  • Bu bir hastalıktan çok bir zayıflıktır.
  • Eğer bundan muzdarip olan kişi kendini yeterince zorlarsa, geçecektir.
  • Kendinizde ya da sevdiklerinizde depresyonu gözardı ederseniz, geçer.
  • Çok zeki ya da çok başarılı olanlar depresyona girmez.
  • Gelişimsel bozuklukları olanlar depresyona girmez.
  • Depresyonda olanlar “delidir”.
  • Aslında depresyon diye bir şey yoktur.
  • Çocuklar, ergenler, yaşlılar ya da erkekler depresyona girmez.
  • Depresyonun görülmediği etnik gruplar vardır.
  • Depresyon, sabiyete benzeyemez (kendini o şekilde gösteremez).
  • Birisine intihar etmeyi düşündüğünü söyleyenler sadece dikkat çekmeye çalışıyorlardır ve hele daha önce de bundan bahsetmişlerse, asla intihar etmezler.
  • Depresyonda olanlar eş zamanlı olarak başka bir ruhsal ya da tıbbi durumdan muzdarip olamazlar.
  • Psikiyatrik ilaçların hepsi bağımlılık yapar.
  • Psikiyatrik ilaçlar depresyonu tedavi etmek için hiçbir zaman gerekli değildir.
  • İlaç, depresyonun tedavisindeki tek etkili yöntemdir.
  • Çocuklarda depresyon olmaz. Çocuklara asla antidepresan ilaç verilmemelidir.

Depresyonun Türleri Nelerdir ?

Depresif bozukluklar, tıpkı kalp hastalığı ve diyabet (şeker hastalığı) benzeri diğer hastalıklarda olduğu gibi, farklı türlerde ortaya çıkan duygu durum bozukluklarıdır. En sık görülen depresif bozukluklardan üçü aşağıda anlatılmıştır. Ancak, bunların her birindeki semptomların sayısı, zamanlaması, şiddeti ve kalıcılığının değişkenlik gösterdiğini unutmayın. Aynı zamada yaş, cinsiyet ve kültüre bağlı olarak da kişilerin depresyonu ifade etme ve/veya yaşama şekilleri bazen farklılık gösterir.

Majör (Ağır) depresyon 

Majör depresyon; çalışma, uyuma, yemek yeme ve daha önceden keyif alınan aktivitelerden keyif almayı engelleyen, aralarında hüzünlü ve/veya asabi ruh halinin de yer aldığı (semptomlar listesine bakınız), en az iki hafta boyunca aralıksız devam eden semptomların bir araya gelmesiyle tanımlanır. Uyku ve yemek yeme ile ilgili sorunlar, her iki aktivitenin de aşırı veya yetersiz şekilde gerçekleşmesiyle kendini gösterebilir. Engelleyici boyutta depresyon episodları yaşam boyunca bir, iki ya da birkaç kez görülebilir.

Distimi (kronik depresyon) 

Distimi, majör depresyona kıyasla, daha hafif ancak genellikle daha uzun süren bir depresyon türüdür. Engelleyici olmayan fakat durumdan muzdarip olan kişiyi “tam kapasitede” işlev görmekten ya da kendisini iyi hissetmesinden alıkoyan uzun süreli (kronik) semptomları içerir. Bazen distimisi olan kişiler majör depresyon episodları da yaşarlar. Bu iki depresyon türünün bir araya gelmesi genellikle çifte depresyon olarak adlandırılır.

Bipolar Bozukluk (manik depresyon)

Başka bir depresyon türü de, daha önce manik depresif hastalık ya da manik depresyon olarak adlandırılan, bir grup duygu durum bozukluğunu içeren bipolar bozukluktur. Söz konusu durumlar  belirli bir kalıtsallık modeli sergiler. Diğer depresif bozukluk türleri kadar sık olmasa da, bipolar bozukluklarda en az bir mani ya da hipomani dönemi içeren duygu durum döngüleri bulunur ve aynı zamanda depresyon episodları da görülebilir. Bipolar bozukluklar genelde kroniktir ve tekrar ederler. Bazen duygu durum geçişleri dramatik ve hızlı olsa da, çoğunlukla kademeli bir geçiş yaşanır.

Kişi depresif dönemdeyken, depresif bozukluğun herhangi semptomunu ya da bütün semptomlarını yaşayabilir. Manik dönemde ise, daha sonra aşağıda anlatılan mani kısmında sıralanan semptomlardan birini ya da hepsini yaşayabilir. Mani durumu genellikle, ciddi sorulara ve utanç verici durumlara yol açacak şekilde düşünmeyi, karar vermeyi ve sosyal davranışı etkiler. Örneğin, kişi manik bir dönemdeyken rastgele veya korunmasız cinsel deneyimler yaşayabilir ya da akılcı olmayan finansal veya işle ilgili kararlar alabilir.

Bipolar bozuklukların önemli bir çeşidi bipolar II bozukluğu olarak tanımlanmıştır (Bipolar bozukluğun genellikle görülen çeşidine bipolar I bozukluğu denir). Bipolar II bozukluğu, durumdan muzdarip kişinin, hipomani (mini ataklar) olarak adlandırılan ataklarla kesilen, tekrar eden depresif dönemler yaşadığı bir sendromdur. Bipolar II’de görülen öfori (aşırı mutluluk hali) durumları, bipolar I’de görülen tamamen manik dönemler için geçerli olan kriterleri tam olarak karşılamaz.

Depresyon ve Maninin Belirtileri

Depresif ya da manik olan herkes her semptomu yaşamaz. Bazı insanlar sadece birkaç belirtiyi gösterirken, bazıları pek çok semptomdan muzdarip olur. Semptomların şiddeti de kişiye göre değişir. Daha sınırlayıcı olan semptomlardan önce görülen, nispeten daha hafif belirtilere uyarı işaretleri denir.

Majör depresyon veya manik depresyonun depresyon belirtileri neler?

  • Sürekli olarak hüzünlü, endişeli, sinirli, asabi ya da “boş” duygu durumu
  • Umutsuzluk veya kötümserlik duyguları
  • Kendini değersiz, çaresiz ve aşırı derecede suçlu hissetme
  • Cinsellik dahil olmak üzere, daha önce keyif alınan hobi ve aktivitelere yönelik ilgi kaybı ve keyif alamama
  • Sosyal tecrit, yani kişinin aile veya arkadaşlarıyla etkileşimden kaçınması
  • İnsomnia (uyuyamama hastalığı), sabah erkenden uyanma veya fazla uyuma
  • İştahın azalması ve/veya kilo kaybı ya da aşırı yeme ve/veya kilo alma
  • Bitkinlik, enerjinin azalması, “yavaşlama”
  • Ağlama krizleri
  • Ölüm ya da intihar düşünceleri, intihar girişimleri
  • Huzursuzluk, asabiyet
  • Konsantre olma, hatırlama ya da karar vermede güçlük
  • Baş ağrısı, sindirim bozuklukları ve/veya kronik ağrı gibi tedaviye cevap vermeyen kalıcı fiziksel semptomlar

Manik depresyonun mani belirtileri 

  • Yersiz coşku
  • Yersiz asabiyet veya öfke
  • Şiddetli uykusuzluk veya azalan uyku ihtiyacı
  • Özel güçlere ya da özel bir öneme sahip olmak gibi büyüklenme fikirleri
  • Artan konuşma hızı ve/veya sesi
  • Bağlamsız düşünceler veya konuşma
  • Çok hızlı akan düşünceler
  • Aşırı derecede artan cinsel istek ve/veya aktivite
  • Önemli derecede artan enerji
  • Kötü muhakeme yetisi
  • Uygunsuz sosyal davranış

Erkeklerde Depresyonun Belirti ve İşaretleri

Kadınlara kıyasla depresyonda olan erkekler daha fazla düşük enerji, asabiyet ve bazen başkalarına acı vermeye kadar varan öfkeden muzdarip olma eğilimindedirler. Depresyonda olan erkekler yine daha fazla uyku problemi, iş ya da hobilere olan ilgi kaybı ve madde kullanımı sorunlarıyla karşı karşıyadırlar. Depresyonla mücadele ederken erkekler, işlerine aşırı derecede yoğunlaşabilir ve daha riskli davranışlar gösterebilirler, aynı durumda olan kadınlara kıyasla, intihar etme oranları dört kat daha fazladır. Tüm bu zorluklara rağmen erkeklerin, başta depresyon için olmak üzere, herhangi bir durumda tedavi alma ihtimalleri çok daha düşüktür.

Kadınlarda Depresyon Belirtileri

Erkeklere kıyasla kadınlar, daha erken yaşta depresyona girme eğilimindedir ve daha uzun süren depresyon dönemleri olur ve daha sık tekrar etme olasılığı vardır. Kadınlar daha sıklıkla, dönemsel bir depresyon seyrinin yanı sıra atipik depresyon belirtileri de gösterebilirler (örneğin, çok fazla yeme ya da uyuma, aşırı derecede karbonhidrat tüketme isteği, kilo alımı, kol ve bacaklarda ağırlık hissi, akşamları kötüleşen duygu durumu ve uykuya dalmada güçlük). Ayrıca kadınlarda depresyon, erkeklere kıyasla, daha sıklıkla anksiyete (kaygı), yeme bozukluğu ve bağımlı kişilik belirtileri gösterir.

Menopozdan hemen önce ve sonraki dönemi kapsayan perimenopoz 10 yıl kadar uzun sürebilir. Her ne kadar perimenopoz ve menopoz dönemleri hayatın normal aşamaları olsa da, perimenopoz döneminde depresyon riski artar. Ayrıca geçmişte depresyon geçirmiş olan kadınların, perimenopoz döneminde majör depresyon geçirme olasılıkları beş kat daha fazladır.

Ergenlerde Depresyonun Belirti ve İşaretleri

Daha hırçın hale gelmelerinin yanı sıra ergenler, önceden keyif aldıkları aktivitelere olan ilgilerini kaybedebilir, kilolarında değişiklik görülebilir ve madde kullanımına başlayabilirler. Aynı zamanda daha fazla risk alırlar, güvenlikleri konusunda daha az endişe duyarlar ve depresif olduklarında, kendilerinden yaşça küçük olanlara kıyasla daha fazla intiharı başarma eğilimindedirler. Genellikle ergenlerde görülen bir durum olan sivilce problemi ergen depresyonu riskini arttırır.

Çocuklarda Depresyonun Belirti ve İşaretleri

Bebekler, yeni yürümeye başlayanlar ve okul öncesi çocuklar genellikle duygularını kelimelerle ifade edemedikleri için, üzüntülerini davranışlarıyla gösterme eğilimindedirler. Örneğin, içlerine kapanırlar, eskiden, küçükken yaptıkları davranışlara geri dönerler (gerileme) veya büyüme geriliği gösterirler. Okul çağındaki çocuklar ise okul performanslarında gerileyebilir, fiziksel şikayetler geliştirebilir, anksiyete (kaygı) veya hırçınlık gösterebilirler. İlginç bir şekilde bazı çocuklar depresif olduklarında, düşük seviyedeki kendi öz saygılarını telafi etmenin bir yolu olarak başkalarını daha çok memnun etmeye çalışabilirler. Bu nedenle de iyi notları ve başkalarıyla olan iyi ilişkileri, depresyonun farkedilmesini zorlaştırabilir.

Depresyonda olan çocuklar ve ergenler, yetişkinlerin maruz kaldığı yukarıda bahsedilen klasik semptomları da yaşayabilirler, ancak söz konusu semptomlara ek olarak ya da bunların yerine, aşağıdakiler dahil olmak üzere başka semptomlar da gösterebilirler:

  • Okul performansında düşüş
  • Sürekli bir can sıkıntısı
  • Baş ağrısı veya karın ağrısı gibi fiziksel problemlerden sıklıkla şikayet
  • Klasik “erişkin” depresyon belirtilerinin bazıları, gerçek üzüntü duygularına kıyasla, çocukluk döneminde daha az ya da daha fazla belirgin olabilir, örneğin yeme veya uyku alışkanlıklarında değişiklik (Son hafta veya aylarda söz konusu çocuk ya da ergen kilo almış ya da vermiş mi? Çocuk ya da ergen normalden daha yorgun görünüyor mu?)

Depresyonun Nedenleri ve Risk Faktörleri Nelerdir?

Depresyonun bazı çeşitleri aileseldir; bu da, depresyona yönelik biyolojik yatkınlığın kalıtsal olabileceğini gösterir. Özellikle bipolar bozukluk için bu durum geçerli gibi görülmektedir. Her bir neslin aile üyelerinde bipolar bozukluk görülen aileler araştırılmıştır. Araştırmacılar, söz konusu hastalığı olanların, hastalığa yakalanmayanlardan daha farklı bir genetik yapısı olduğunu bulmuşlardır. Ancak, bunun tersi geçerli değildir. Yani, bipolar bozukluğa yatkın bir genetik yapıya sahip olan herkesin bu hastalığa yakalanması söz konusu değildir. Açıkça görülüyor ki, muhtemelen stresli bir ortam gibi, bir takım ek faktörler, hastalığın başlamasında ve koruyucu faktörler de hastalığın önlenmesinde rol oynamaktadır.

Majör depresyonun da, bipolar I ve II’de olduğu kadar güçlü bir şekilde olmasa da, bazı ailelerde nesiller boyu görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Aslında majör depresyon, ailesinde hiç depresyon öyküsü bulunmayan kişilerde de görülebilmektedir.

Genellikle dışsal bir olayın depresyon episodunu başlattığı söylenebilir. Ciddi bir kayıp, kronik bir hastalık, zorlu bir ilişki, maddi sorunlar veya yaşam tarzında istenmeyen herhangi bir değişiklik depresif bir dönemin başlamasını tetikleyebilir. Sıklıkla genetik, psikolojik ve çevresel faktörlerin bir araya gelmesi depresif bir bozukluğun ortaya çıkmasında rol oynar. Depresyonun gelişmesine katkıda bulunan stres faktörleri bazen bazı grupları diğerlerinden daha fazla etkiler. Örneğin, daha sıklıkla ayrımcılıktan etkilendiğini hisseden azınlık grupları orantısız bir şekilde temsil edilirler. Sosyoekonomik olarak dezavantajlı gruplar, avantajlı gruplarla karşılaştırıldığında, daha yüksek depresyon oranlarına sahiptirler. Amerika Birleşik Devletlerine gelen göçmenler, özellikle de dil açısından izole olduklarında, depresyon gelişimine daha yatkın olabilmektedir.

Etnik kökenden bağımsız olarak erkeklerin; işsizlik, boşanma, düşük sosyoekonomik statünün depresif etkilerine karşı özellikle hassas oldukları ve stresle baş etme açısından çok az iyi yönteme sahip oldukları görülmektedir. Çocukken veya sevgilisi tarafından fiziksel, duygusal ya da cinsel istismara maruz kalan kadınlar da depresif bozukluk geliştirmeye yatkındır. Başka erkeklerle cinsel ilişki yaşayan erkekler, hayat arkadaşları olmadığında, kendilerini eşcinsel olarak tanımlayamadıklarında ya da birden fazla kez eşcinsel karşıtı şiddetin mağduru olmuşlarsa depresyona açık olabilmektedirler. Ancak, çoğunlukla kadın ve erkeğin depresyon açısından benzer risk faktörlerine sahip olduklarını söylemek mümkündür.

Evrendeki hiçbir şey insan beyni kadar karmaşık ve büyüleyici değildir. Beynin içerisinde dolaşan 100’den fazla kimyasal, nörokimyasallar veya nörotransmiterler (sinir ileticileri) olarak bilinir. Fakat araştırmalarımızın ve bilgimizin çoğu bu nörokimyasal sistemlerden dördü üzerine odaklanmaktadır: norepinefrin, serotonin, dopamin ve asetilkolin. Yeni binyılda, yeni keşiflerin yapılmasının ardından, adı geçen bu dört nörokimyasal maddenin, 20. yüzyılın “kara safra, sarı safra, balgam ve kan” dörtlüsü olarak görülmesi muhtemeldir.

Farklı nöropsikiyatrik hastalıkların, beynin belirli yerlerinde bulunan bu nörokimyasalların fazla ya da eksik olmasıyla ilişkili olduğu görülmektedir. Örneğin, beyin tabanında dopaminin olmaması Parkinson hastalığına neden olmaktadır. Alzheimer demansının (bunama) da beyindeki asetilkolin seviyesinin düşük olması ile ilişkili olduğu görülmektedir. Bağımlılık hastalıkları ise dopamin nörokimyasalının etkisi altındadır. Başka bir deyişle, kullanılan uyuşturucular ve alkol, beyinde dopamin salgılatarak etkisini göstermektedir. Dopamin, hoşa giden bir duygu olan öforiye (aşırı mutluluk hali) neden olur. Ancak uyuşturucu ya da alkolun tekrar tekrar alınması dopamin sisteminin hassasiyetini ortadan kaldırır, bu da, sistemin uyuşturucunun ve alkolun etkilerine alışması anlamına gelir. Dolayısıyla, kişi aynı seviyede keyif alabilmek için daha fazla uyuşturucu ya da alkole ihtiyaç duyar. Bu nedenle, bağımlı olan kişi giderek daha fazla madde kullanır ama daha az keyif alır ve giderek daha depresif hale gelir.

Çeşitli tıbbi durumlar için kullanılan bir takım ilaçların, diğerlerine kıyasla, yan etki olarak depresyona neden olma ihtimalleri daha yüksektir. Özellikle yüksek tansiyon, kanser, nöbet, aşırı yoğunluktaki ağrıyı tedavi etmek ve doğum kontrolünü sağlamak için kullanılan ilaçlar depresyona yol açabilir. Uyku ilaçları ile alkolizm ve anksiyeteyi (kaygı) tedavi etmek amacıyla kullanılan ilaçlar gibi bazı psikiyatrik ilaçlar bile depresyonun ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir.

Pek çok ruh sağlığı durumu veya gelişimsel bozukluklar de depresyonla ilişkilendirilir. Anksiyetesi, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), madde kullanımı ve gelişimsel bozuklukları olan kişiler depresyona girmeye daha yatkın olabilirler.

Şizofreninin farklı türleri de beynin belirli alanlarındaki (çok fazla) dopamin ve (kötü bir şekilde düzenlenen) serotonin dengesizliği ile ilişkilidir. Son olarak, depresif bozuklukların değişen beyin serotonin ve norepinefrin sistemleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Adı geçen nörokimyasalların her ikisi de depresyondaki kişilerde daha düşük olabilir. Lütfen şunu aklınızdan çıkarmayın; depresyon, söz konusu nörokimyasalların anormal oluşundan “kaynaklanmaktan” ziyade, bunlarla “ilişkilidir”, çünkü beyindeki nörokimyasal seviyelerinin düşük olmasının mı depresyona neden olduğu, yoksa depresyonun beyindeki nörokimyasalların düşük seviyede olmasına mı yol açtığı tam olarak bilinmemektedir.

Bildiğimiz şey şu; norepinefrin veya serotonin seviyelerini değiştiren bazı ilaçlar depresyon semptomlarını hafifletebilmektedir. Bu iki nörokimyasal sistemin ikisine de etki eden bazı ilaçların daha iyi veya daha hızlı bir performans gösterdiği görülmektedir. Depresyonun tedavisinde kullanılan diğer ilaçlar temel olarak diğer nörokimyasal sistemlere etki ederler. Depresyonun en güçlü tedavi yöntemi olan elektrokonvülsif tedavi (EKT) ise kesinlikle belirli bir nörotransmiter sistemine özgü değildir. EKT daha ziyade, bir nöbet yaratarak, muhtemelen nörokimyasalların hepsinin çok büyük miktarlarda salınmasını tetikleyen genel bir beyin aktivitesi oluşturmaktadır.

Kadınlar erkeklere göre iki kat daha fazla depresyona girme ihtimaline sahiptirler. Ancak, bilim adamları bu farkın nedenini bilmemektedir. Psikolojik faktörler de bir kişinin depresyona olan yatkınlığına katkıda bulunur. Dolayısıyla, bebeklik döneminde sürekli mahrumiyet, fiziksel ya da cinsel istismar, belirli kişilik özelliklerinin bir araya gelmesi ve yetersiz baş etme yöntemlerinin (uyumsuz baş etme mekanizmaları) hepsi, kalıtsal yatkınlık olsun ya da olmasın, depresif bozuklukların sıklığını ve şiddetini arttırabilir.

Maternal-fetal (anne-bebek) stresin depresyon üzerindeki etkisi günümüzde heyecan verici bir araştırma alanıdır. Gebelik döneminde annenin stres altında olmasının, özellikle genetik yatkınlık da varsa, çocuğun erişkin yaşamında depresyona açık olma ihtimalini yükseltebileceği görülmüştür. Annenin dolaşımında olan stres hormonlarının gebelik sırasında fetüsün beyin gelişimini etkileyebileceği düşünülmektedir. Fetal beyin gelişimindeki bu değişiklik, çocuğun erişkin yaşamında depresyon riskine yatkın olmasına neden olacak şekilde ortaya çıkmaktadır. Bunun ne şekilde gerçekleştiğini açıklamak içinse hala daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu durum yine, buradaki örnekte annenin stresinin bebek üzerindeki etkisinde olduğu gibi, genetik yatkınlık ile çevresel stres arasındaki karmaşık etkileşime işaret etmektedir.

Doğum sonrası depresyon

Doğum Sonrası (postpartum) Depresyon

Doğum Sonrası Depresyon (DSD), doğum yaptıktan sonra pek çok kadının başına gelebilen, bir dizi fiziksel ve duygusal değişiklikle tanımlanan bir durumdur. DSD ilaçla ve rehberlik hizmetinin sunulmasıyla tedavi edilebilir. DSD’niz olduğunu düşünüyorsanız hemen doktorunuzla görüşün.

Doğum yaptıktan sonra kadınların başına gelebilen üç tip DSD vardır:

1. “Annelik hüznü” (baby blues) olarak adlandırılan durum pek çok kadında çocuk doğduktan hemen sonraki birkaç gün içerisinde ortaya çıkar. Yeni bir anne ani duygu durum değişiklikleri yaşayabilir; kendini çok mutlu hissederken, sonrasında çok üzgün ya da sinirli olabilir. Sebepsiz yere ağlayabilir ve kendini sabırsız, huzursuz, asabi, endişeli, yalnız ve üzgün hissedebilir. Annelik hüznü sadece birkaç saat de sürebilir, doğumdan sonra bir ila iki hafta da. Annelik hüznünde her zaman bir sağlık uzmanının tedavisine gerek yoktur. Genellikle yeni annelerin olduğu bir destek grubuna katılmak ya da başka annelerle konuşmanın faydası olur.

2. Doğum sonrası depresyon (DSD) doğumdan sonraki birkaç gün veya aylar boyunca sürebilir. DSD, sadece ilk çocuktan sonra değil, herhangi bir çocuğun doğumundan sonra da görülebilir. Doğum yapan kadın üzüntü, umutsuzluk, endişe, asabiyet gibi annelik hüznüne benzer duygulara sahip olabilir, fakat bu duyguları, annelik hüznünde olduğundan çok daha güçlü bir şekilde hisseder. DSD genellikle kadının her gün yapması gereken şeyleri yapmaktan alıkoyar. Kadının işlev görme yetisi etkilenmişse, bu kesinlikle, hemen bir sağlık uzmanını görmesi gerektiğinin bir işaretidir. Eğer DSD için tedavi alınmazsa, semptomlar kötüye gidebilir ve bir yıl kadar uzun bir süre boyunca devam edebilir. DSD ciddi bir durum olsa da, ilaç ve rehberlik hizmeti sunulmasıyla tedavi edilebilir.

3. Doğum sonrası psikoz ise yeni anneleri etkileyebilen çok ciddi bir ruh hastalığıdır. Bu hastalık hızlı bir şekilde, genellikle doğumdan sonraki ilk üç ay içinde ortaya çıkabilir. Kadınlar, psikotik depresyon geçirebilirler, böylesi bir durumda depresyon, kişinin gerçeklikle bağını koparmasına, işitsel halüsinasyonlara, (gerçekte olmayan şeyleri duyma, örneğin bir kişinin konuşması gibi) ve sanrılara (bazı şeyleri gerçekte olduğundan farklı şekilde görmeye) neden olur. Görsel halüsinasyonlar (olmayan şeyleri görme) daha nadirdir. Diğer semptomlar arasında insomnia (uyuyamama), ajite (huzursuz) ve öfkeli olma, garip duygu ve düşüncelere sahip olmanın yanı sıra intihara veya öldürmeye yönelik düşünceler yer alır. Doğum sonrası psikozu olan kadınların acilen tedaviye ihtiyaçları vardır ve neredeyse her zaman ilaç kullanmayı gerektirir. Bazen bu durumdan muzdarip kadınlar, kendilerine veya bebekleri dahil olmak üzere başkalarına zarar verme riski taşıdıkları için hastaneye yatırılırlar.

Depresyon Nasıl Teşhis Edilir ?

Depresyonda olup olmadığını tespit etmek üzere bir sağlık uzmanıyla konuşması gerekip gerekmediğini merak edenler, depresif belirtilerle ilgili soruların olduğu bir depresyon anketi veya kendi kendilerine uygulayabilecekleri bir testi cevaplayabilirler. Bir kişinin, depresyona yönelik tıbbi desteği ne zaman alması gerektiği sorusunu cevaplarken, üzüntüsünün iki haftadan fazla sürüp sürmediğini ya da bu duygularının evde, okulda ya da işte işlevsel olabilme yetilerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini ciddi bir şekilde etkileyip etkilemediğini düşünmesi faydalı olabilir. Uygun tedavi görmenin ilk adımı doğru teşhistir; bu da, kişinin depresif bir hastalığı olup olmadığını, varsa hangi türü olduğunu tespit etmek için tam bir fiziksel ve psikolojik değerlendirmenin yapılmasını gerektirir. Daha önce de belirtildiği gibi, bazı tıbbi durumların yanı sıra bir takım ilaçların yan etkileri arasında depresyon belirtileri olabilir. Bu nedenle, muayeneyi yapan doktor, görüşme, fizik muayene ve laboratuvar testleri aracılığıyla söz konusu olasılıkları ekarte etmelidir (olmadığını teyit etmelidir). Birinci basamak sağlık hizmetlerinde görev yapan pek çok doktor depresyon için, genellikle depresyon belirtileri olan ve tam bir ruh sağlığı değerlendirmesine tabi tutulması gerekebilecek kişilerin belirlenmesine yardımcı olan anket şeklindeki tarama araçlarını, semptom testlerini kullanmaktadır.

Teşhise yönelik düzgün bir değerlendirmede hastanın semptomlarının öyküsü eksiksiz bir şekilde alınır:

1. Semptomlar ne zaman başladı?

2. Ne kadar sürdü?

3. Semptomların şiddeti nedir?

4. Bu semptomlar daha önce de görüldü mü, görüldüyse tedavi edildi mi, hangi tedavi uygulandı?

Doktor genellikle alkol ve uyuşturucu kullanımını ve hastanın ölüm veya intihar hakkında düşüncelerinin olup olmadığını sorar. Ayrıca, hastanın öyküsü alınırken, genellikle diğer aile üyelerinde depresif bir hastalık geçiren olup olmadığı ve eğer tedavi edilmişse hangi tedavilerin uygulandığı ve hangilerinin etkili olduğuyla ilgili sorular sorulur.

Teşhise yönelik değerlendirmede aynı zamanda, depresif ya da manik-depresif hastalıklta sıklıkla olduğu gibi, hastanın konuşması, düşünce modeli ya da hafızasının etkilenip etkilenmediğini tespit etmek için bir akli durum muayenesi de yapılır. Günümüzde bir ruhsal bozukluğu teşhis edebilecek herhangi bir laboratuar testi, kan tahlili veya röntgen tetkiki bulunmamaktadır. İnme ya da beyin tümörü gibi diğer nörolojik bozuklukların teşhis edilmesine yardımcı olan BT, MRI, SPECT ve PET taramaları gibi güçlü görüntüleme teknikleri bile psikiyatrik hastalıklarda beyinde meydana gelen üstü kapalı ve karmaşık değişiklikleri tespit edememektedir. Ancak adı geçen teknikler günümüzde ruh sağlığı ile ilgili araştırmalarda faydalı olmaktadır ve belki de gelecekte teşhis için de yaralı olacaktır.

Depresyon İçin Hangi Tedaviler Mevcuttur ?

Depresyonun tedavisinde hangi ilaç kullanılırsa kullanılsın, uygulayıcılar farklı etnik grupların farklı yanıtlar verebileceğinin ve ilacın yan etkileri açısından başkalarına göre farklı risklere sahip olabileceğinin farkındadırlar.

Antidepresan ilaçlar

Antidepresan İlaçlar Ne İşe Yarıyor ? 

Selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI) beyindeki serotonin nörokimyasalının miktarını arttıran ilaçlardır (Beyindeki serotonin seviyesinin depresyonda genellikle düşük olduğu varsayımını hatırlayın). İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, SSRI’ler beyindeki serotonin geri alımını selektif bir şekilde inhibe ederek (engelleyerek) etki gösterirler. Bu engelleme, beyin hücrelerinin (nöronların) birbirine bağlandığı yer olan sinapslarda meydana gelir. Serotonin, bu bağlantı noktaları (sinapslar) boyunca bir nörondan diğerine mesaj taşıyan beyindeki kimyasallardan birisidir.

SSRI’ler serotoninin sinapslarda yüksek konsantrasyonlarda olmasını sağlayarak etki gösterirler. Söz konusu ilaçlar bunu, serotoninin mesajı gönderen sinir hücresine geri alınmasını engelleyerek yapar. Serotoninin geri alımı, yeni serotonin üretiminin durdurulmasından sorumludur. Böylece serotonin mesajı gelmeye devam eder. Bunun da, depresyon tarafından pasif hale getirilen hücrelerin uyarılmasına (aktif hale getirilmesine), böylece depresyonda olan kişinin semptomlarının hafiflemesine yardımcı olduğu düşünülür.

SSRI’ler, aşağıda anlatılan trisiklik antidepresanlardan (TCA) ve monoamin oksidaz inhibitörlerinden (MAOI) daha az yan etkiye sahiptir. SSRI’ler, MAOI’lerin yaptığı gibi yiyeceklerdeki tiramin kimyasalı ile etkileşime girmezler ve bu nedenle de MAOI’lerin tabi olduğu beslenme kısıtlamalarını gerektirmezler. Ayrıca SSRI’ler TCA’lar gibi ortostatik hipotansiyona (otururken veya ayağa kalkarken aniden tansiyonun düşmesi) ve kalp ritmi bozukluklarında da yol açmazlar. Bu nedenle SSRI’ler depresyon vakalarında genellikle birinci basamak tedavidir. SSRI’lere örnek olarak fluoksetin (Prozac), paroksetin (Paxil), sertralin (Zoloft), sitalopram (Celexa), fluvoksamin (Luvox) ve esitalopram (Lexapro) verilebilir.

SSRI’ler genellikle hasta tarafından iyi tolere edilir ve antidepresan ilaçının yan etkileri genelde hafiftir. En sık görülen yan etkiler bulantı, ishal, ajitasyon (hırçınlık), uykusuzluk ve baş ağrısıdır. Ancak bu yan etkiler genelde SSRI kullanımının ilk ayı içerisinde yok olur. Bazı hastalar, cinsel istekte azalma (libidoda azalma), orgazmda gecikme ya da orgazm olamama gibi cinsel yan etkilerden muzdarip olmaktadır. Bazı hastalar ise SSRI kullanımı ile birlikte titremeler (tremor) geçirmektedir. Serotonerjik (serotoninin neden olduğu) sendrom olarak adlandırılan durum, SSRI kullanımı ile ilişkili ciddi bir nörolojik durumdur. Yüksek ateş, nöbetler ve kalp ritmi bozuklukları ile tanımlanır. Bu durum çok nadirdir ve birden fazla psikiyatrik ilaç alan çok ağır psikiyatri hastalarında görülmesi muhtemeldir.

Her hasta biyokimyasal açıdan kendine özgü özelliklere sahiptir. Bu nedenle bir SSRI ile yan etkilerin görülmesi ya da tatmin edici sonuçların alınamaması, bu gruptaki başka bir ilacın faydalı olmayacağı anlamına gelmez. Ancak eğer hastanın ailesindeki bir kişi daha önce belirli bir ilaca olumlu yanıt vermişse, o ilaç ilk aşamada tercih edilecek ilaç olabilir.

Çift etkili antidepresanlar: Biyokimyasal gerçeklik, depresyonu tedavi eden tüm ilaç sınıflarının (MAOI, SSRI, TCA’lar ve atipik antidepresanlar) hem norepinefrin hem de serotoninin yanı sıra diğer nörotransmiterler üzerinde de bazı etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak çeşitli ilaçlar, farklı nörotransmiterleri değişik derecelerde etkiler.

Diğer taraftan, daha yeni olan antidepresan ilaçların bazılarının hem norepinefrin hem de serotonin sistemleri üzerinde özellikle dinamik bir etkiye sahip oldukları görülmektedir. Bu ilaçlar, özellikle daha ciddi ve kronik depresyon vakaları için son derece umut verici görünmektedir (Aile hekimlerinden ziyade psikiyatristler bu tür vakaları daha sıklıkla görürler). Çift etkili olan bu bileşimlerden üçü venlafaksin (Effexor), duloksetin (Cymbalta) ve desvenlafaksindir (Pristiq). Effexor, düşük dozlarda kullanıldığında, SSRI’lerin güvenlik ve düşük yan etki özelliklerinin pek çoğuna sahip olan bir serotonin geri alım inhibitörüdür. Yüksek dozlarda ise bu ilaç, norepinefrin geri alımını engeller. Dolayısıyla venlafaksin bir SNRI, yani serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörü olarak düşünülebilir. Cymbalta ve Pristiq ise kullanılan dozlardan bağımsız olarak, eşit kuvvette serotonin geri alım inhibitörü ve norepinefrin geri alım inhibitörü olarak etki gösterme eğilimindedir. Bu nedenle bu ilaçlar da SNRI olarak kabul edilir.

Başka bir antidepresan olan mirtazapin (Remeron) tetrasiklik bir bileşimdir (dört halkalı kimyasal yapı). Diğer ilaçlara göre biraz daha farklı biyokimyasal alanlarda ve şekillerde etkisini gösterir. Serotonini etkiler, fakat sinaps sonrası bir aşamada etkiler (sinir hücreleri arasındaki bağlantıdan sonra). Ayrıca histamin düzeyini arttırır, bu da sersemliğe sebep olabilir. Bu nedenle, mirtazapin yatmadan önce alınır ve genellikle uykuya dalmakta güçlük çekenlere reçete edilir. SNRI’lerde olduğu gibi, bu ilaç da norepinefrin sistemindeki seviyeleri arttırmak suretiyle etki gösterir. Sakinleştirme etkisinin dışında, ilacın yan etkileri SSRI’lerinkine benzerdir fakat pek çok vakada daha hafif şekilde görülür.

Atipik antidepresanlar çeşitli etki mekanizmaları olduğu için bu şekilde adlandırılmıştır. Atipik antidepresanlar TCA, SSRI ya da SNRI değildirler, fakat yine de pek çok kişide depresyonun tedavi edilmesinde etkilidirler. Daha spesifik olmak gerekirse, beyindeki sinapslarda (sinirlerin birbirleri ile iletişimde oldukları yerler) bazı nörokimyasalların seviyesini arttırırlar. Atipik antidepresanlara örnek olarak nefazodon (Serzone), trazodon (Desyrel) ve bupropion (Wellbutrin) verilebilir. Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) de sigara bırakmada bupropion kullanımını onaylamıştır. Söz konusu ilaç aynı zamanda dikkat eksikliği bozukluğunun (DEB) ya da dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) tedavisinde kullanımı ile ilgili olarak araştırılmaktadır. Bu sorunlar pek çok çocuk ve yetişkini etkilemekte ve dürtülerini ve aktivite düzeylerini yönetebilme, bir seferde tek bir şeye odaklanma veya konsantre olma yetilerini sınırlamaktadır.

Lityum (Eskalith, Lithobid), valproat (Depakene, Depakote), karbamazepin (Epitol, Tegretol) ile lamotrigin (Lamictal) duygu durum düzenleyicilerdir ve lityum dışındakiler  antikonvülsandır. Bipolar depresyonun tedavisinde kullanılmaktadırlar. Ziprasidon (Geodon), risperidon (Risperdal), ketiyapin (Seroquel), aripiprazol (Abilify), asenapin (Saphris), paliperidon (Invega) ve iloperidon (Fanapt) gibi bazı antipsikotik ilaçlar da psikotik depresyonu tedavi edebilir. Aynı zamanda bu ilaçların etkili bir duygu durum düzenleyicisi oldukları ortaya konmuştur ve bu nedenle de, genellikle diğer antidepresanlarla birlikte olmak üzere, bazen bipolar depresyonun tedavisinde kullanılmaktadırlar.

Monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI) en önce geliştirilen antidepresanlardır. MAOI’lere veilebilecek örnekler arasında fenelzin (Nardil) ile tranilsipromin (Parnate) sayılabilir. MAOI’ler, monoamin oksidazı engelleyerek beyin sinapslarındaki nörokimyasal seviyelerini yükseltirler. Monoamin oksidaz, norepinefrin gibi nörokimyasalları parçalayan başlıca enzimdir. Monoamin oksidaz engellendiğinde norepinefrin parçalanmaz, dolayısıyla beyindeki norepinefrin miktarı artar.

MAOI’ler ayrıca eskitilmiş peynir, şarap, kabuklu yemişlerin çoğu, çikolata ve bazı diğer gıdalarda bulunan bir madde olan tiramini parçalama yetisini bozmaktadır. Tiramin, tıpkı norepinefrin gibi, tansiyonu yükseltebilir. Bu nedenle, bir MAOI ilacı kullanan bir hastanın tiramin içeren gıdaları tüketmesi kandaki tiramin düzeyini yükseltebilir ve tehlikeli bir şekilde yüksek tansiyona neden olabilir.  Ayrıca, MAOI’ler reçetesiz olarak satılan soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarıyla etkileşime girerek tehlikeli bir şekilde yüksek tansiyona neden olabilirler. Bunun nedeni, söz konusu soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarının arasında benzer şekilde tansiyonu yükseltebilen ilaçların olmasıdır. Bahsedilen potansiyel olarak ciddi ilaç ve gıda etkileşimlerinden dolayı MAOI’ler genellikle ancak diğer tedavi seçenekleri başarısızlıkla sonuçlandığında reçete edilir.

Trisiklik antidepresanlar (TCA) 1950’li ve 1960’lı yıllarda depresyonun tedavisi için geliştirilmiştir. Kimyasal yapıları üç kimyasal halkadan oluştuğu için trisiklik antidepresanlar olarak adlandırılmışlardır. TCA’lar temel olarak beyin sinapslarındaki norepinefrin seviyesini arttırarak etki ederler, ancak aynı zamanda serotonin seviyelerini de etkileyebilirler. Doktorlar genellikle TCA’ları orta ila şiddetli depresyon vakalarının tedavisinde kullanır. Trisiklik antidepresanlara örnek olarak amitriptilin (Elavil), protriptilin (Vivactil), desipramin (Norpramin), nortriptilin (Aventyl, Pamelor), imipramin (Tofranil), trimipramin (Surmontil) ile perfenazin (Triavil) verilebilir.

Tetrasiklik antidepresanlar etki mekanizması açısından trisiklik antidepresanlara benzerdir, ancak yapılarında dört tane kimyasal halka vardır. Tetrasikliklere örnek olarak maprotilin (Ludiomil) ile yukarıda çift etkili antidepresanlar başlığı altında ele alınmış olan mirtazapin (Remeron) verilebilir.

TCA’lar doğru şekilde reçete edilip kullanıldığında güvenlidir ve genellikle hasta tarafından iyi tolere edilir. Ancak, doz aşımı söz konusu olduğunda TCA’lar hayati tehlike oluşturan kalp ritmi bozukluklarına yol açabilir. Bazı TCA’lar; kalp hızı, bağırsak hareketleri, görsel odaklanma ve tükürük üretiminin kontrolünden sorumlu olan sinirlerin aktivitesinin engellenmesinden kaynaklanan antikolinerjik yan etkilere de sahip olabilirler. Bu nedenle bazı TCA’lar ağız kuruluğu, bulanık görme, kabızlık ve ayağa kalkınca baş dönmesine neden olabilmektedir. Baş dönmesi, ayağa kalkmayla tansiyonun düşmesinden kaynaklanır (ortostatik hipotansiyon). Antikolinerjik yan etkiler aynı zamanda dar açılı glokomun, iyi huylu prostat hipertrofisinden kaynaklanan üriner obstrüksiyonun (idrar yollarının tıkanması) kötüleşmesine yol açabilir ve yaşlı hastalarda sanrılara neden olabilir. Ayrıca nöbetleri veya inme öyküsü olan hastalarda da TCA kullanımından kaçınılmalıdır.

Metilfenidat (Ritalin) veya dekstroamfetamin (Dexedrine) gibi uyarıcılar esas olarak diğer ilaçlara karşı dirençli olan depresyon vakalarının tedavisinde kullanılır. Uyarıcılar genellikle duygu durum düzenleyiciler, antipsikotikler, hatta tiroid hormonu gibi diğer ilaçlar ya da diğer antidepresanlarla birlikte kullanılırlar. Bazen, nadiren de olsa, depresyonu tedavi etmek amacıyla tek başlarına kullanılabilirler. Genelde tedbirli bir şekilde ve diğer depresyon ilaçlarıyla birlikte kullanılmalarının nedeni, diğer ilaçların aksine, hem depresif olan hem de olmayan kişilerde duygusal bir boşalma ve sarhoşluğa neden olabilmeleridir. Dolayısıyla uyarıcılar, potansiyel olarak bağımlılık yapan ilaçlardır.

Elektrokonvülsif Tedavi (EKT)

EKT işleminde kontrollü bir şekilde konvülsiyonlar (nöbetler) oluşturabilmek için beyine bir elektrik akımı verilir. EKT özellikle, antidepresan alamayan veya birkaç antidepresana yanıt vermeyen, ciddi depresyonu olan ve/veya intihar riski yüksek olan hastalar için faydalı br tedavi yöntemidir. EKT genellikle, verilen birkaç antidepresan ilacın, semptomları ortadan kaldırmada yetersiz olduğu vakalarda etkilidir. Daha önce de belirtildiği gibi, bu prosedür muhtemelen kontrollü nöbetlerin oluşturulmasından dolayı beyinde ciddi miktarda bir nörokimyasal salımı olmasıyla etki göstermektedir. Genellikle oldukça etkilidir; EKT pek çok kişide tedaviye başladıktan sonraki bir ya da iki hafta içinde depresyon semptomlarını hafifletir. EKT’den sonra bazı hastalar idame EKT tedavisi almaya devam ederken, bazıları antidepresan ilaçlara geri döner veya her iki tedavinin birlikte alınmasıyla devam ederler.

Yıllar içerisinde EKT tekniği oldukça gelişmiştir. Söz konusu tedavi, EKT alanların kendilerini incitmemeleri ya da duygusal veya fiziksel acı hissetmemeleri için, hastane ortamında anestezi altında uygulanır. Çoğu hastaya altı ila 10 seans verilir. Genellikle, 20 ila 90 saniye süren kontrollü bir nöbet oluşturmak için beyine elektrik akımı verilir. Hasta beş ila 10 dakika içerisinde kendine gelir. En sık görülen yan etkisi, hızlı bir şekilde düzelen, kısa süreli hafıza kaybıdır. EKT genellikle poliklinik ortamında güvenli bir şekilde  yapılabilir.

Psikoterapiler

Psikoterapinin pek çok çeşidi, bazı kısa süreli (10-20 hafta) terapiler dahil olmak üzere, depresyonda olan kişilere yardımcı olmak için etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Konuşma terapileri (psikoterapiler) hastaların, sorunlarına yönelik bir içgörü kazanmalarına ve terapistle sözlü olarak yaptıkları karşılıklı işbirliği sayesinde sorunlarını çözmelerine yardımcı olur. Davranışçı terapistler hastalara, kendi eylemleri yoluyla nasıl daha fazla tatmin duyabileceklerini ve ödüllendirilebileceklerini öğrenmelerine yardımcı olurlar. Bu terapistler aynı zamanda hastaların, depresyonlarına katkıda bulunabilecek davranış kalıplarını bırakmalarına da yardım ederler.

Kişilerarası ve bilişsel/davranışçı terapiler, araştırmalara göre depresyonun bazı türlerine iyi gelen kısa dönem psikoterapilerden ikisidir. Kişilerarası terapistler hastanın, hem depresyona neden olan, hem de depresyonu kötüleştiren dengesiz kişisel ilişkilerine odaklanırlar. Bilişsel/davranışçı terapistler ise hastaların, genellikle depresyonla ilişkili olan olumsuz düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmelerine yardımcı olurlar.

Psikodinamik terapiler de bazı durumlarda depresyonun tedavisinde uygulanır. Genellikle, hastanın çocukluk döneminden kaynaklandığı düşünülen, iç psikolojik çatışmalarını çözümlemeye odaklanılır. Şayet hastanın, olumsuz veya kendine zarar veren davranışlara başvurmak suretiyle yaşamı boyunca yetersiz baş etme yöntemlerini (uyumsuz baş etme mekanizmaları) kullanma eğilimi veya öyküsü varsa, uzun süreli psikodinamik terapiler özellikle önem arz eder.

Tedavide Alternatif Tıp Yaklaşımları

Depresyon tedavisinin geleceği çok parlaktır. Çeşitli kültürlerden gelen hastalarının gelenek ve teamüllerine yanıt olarak doktorlar, doğal çareler hakkında giderek daha duyarlı ve daha bilgili hale gelmeye başlamışlardır. D vitamini, folik asit ve B12 vitamini gibi vitaminler ve diğer besin takviyeleri, tek başlarına veya bir antidepresanla birlikte depresyonun etkilerinin hafifletilmesinde faydalı olabilmektedir. Alternatif tıbbın bir diğer müdahalesi ise sarı kantarondur (St. John’s wort veya hypericum perforatum). Hafif şiddetteki depresyondan muzdarip olan bazı kişilerde bu bitkisel tedavinin faydalı olduğu görülmüştür. Ancak bitkisel bir ürün olan sarı kantaronun komplikasyon geliştirmeyeceğinin garantisi yoktur. Örneğin, adı geçen ürünün pek çok antidepresana olan kimyasal benzerliği, bu ilaçları alan kişilere verilmesine engel teşkil etmektedir.

Depresyon Tedavisinde Genel Yaklaşım Nedir ?

Genel olarak, ciddi depresif hastalıklarda, özellikle de tekrar edenlerde, en iyi sonucu alabilmek için psikoterapi ile birlikte antidepresan ilaçların (veya ciddi vakalarda EKT’nin) kullanılması gerekir. Eğer bir kişi majör bir depresyon episodu geçirmişse, bu kişinin ikinci bir episod geçirme olasılığı yaklaşık %75’tir. Eğer kişi iki tane majör depresyon episodu geçirmişse, üçüncüsünü geçirme olasılığı yaklaşık %80’dir. Kişi üç tane episod geçirmişse, dördüncü bir episodun olasılığı %90-95’tir. Dolayısıyla, geçirilen ilk depresyon episodundan sonra hastanın ilacı yavaş yavaş bırakması mantıklı olabilir. Ancak ikinci ve kesinlikle üçüncü episoddan sonra çoğu klinisyen, sürekli olarak olmasa da, uzun yıllar boyunca hastanın, aldığı ilacın idame dozuna devam etmesini isteyecektir.

Depresyonun tedavisi zaman alır, bu yüzden sabırlı olmak gerekir. Bazen, hasta için en etkin olan ilacı veya ilaç kombinasyonunu bulana kadar doktor çeşitli antidepresanları denemek zorunda kalır. Bazen de etkili olabilmesi için dozun arttırılması gerekir.

Doktor, antidepresanı seçerken hastanın yaşını, sağlık durumunu ve ilacın yan etkilerini dikkate alır. Önemli olan bir husus da, çocuklar ve ergenler için verilen antidepresan ilaçların dikkatli bir şekilde kullanılmasıdır, çünkü söz konusu tedavi uygulanırken çocukların iyileşmekten ziyade akut bir şekilde kötüye gittikleri nadir durumlar vardır.

Doktorlar genellikle, diğer antidepresan sınıflarıyla karşılaştırıldığında daha hafif yan etkileri olması sebebiyle, ilk başta SSRI’lerden birini kullanırlar. SSRI grubu ilaçların yan etkileri, düşük dozlarda başlanması ve tam tedavi edici etkiye ulaşmak için dozun kademeli olarak arttırılması youluyla daha da azaltılabilir. Altı ila sekiz hafta boyunca tam dozda kullanılmasına rağmen tadaviye yanıt vermeyen hastalarda doktorlar genelde başka bir SSRI’ye veya başka bir antidepresan sınıfına geçerler. Bir ya da iki SSRI ilacı tam dozda almasına rağmen depresyonu geçmeyen veya söz konusu ilaçları tolere edemeyen hastalar içinse doktorlar genelde başka bir antidepresan sınıfından ilaçları denemeye başlarlar. Bazı doktorlar duloksetin (Cymbalta), mirtazapin (Remeron), venlafaksin (Effexor) ve desvenlafaksin (Pristiq) gibi çift etkili antidepresanların (hem serotonin hem norepinefrin üzerinde etkili olan) tedaviye dirençli şiddetli depresyonu olan hastaların tedavisinde etkili olabileceğini düşünmektedirler. Diğer seçenekler arasında dopamin (bir başka nörotransmiter) üzerinde etkili olan bupropion (Wellbutrin, Wellbutrin SR, Wellbutrin XL, Zyban) yer alır. Bazen doktorlar farklı sınıflara ait antidepresanları bir arada kullanabilir veya antidepresan ilacın etkisini arttırdığı düşünülen Abilify ya da Seroquel gibi tamamen farklı bir kimyasal sınıfından olan bir ilacı tedavi programına ekleyebilirler. Ayrıca, sürekli olarak yeni antidepresan türleri geliştirilmektedir ve bunlardan biri de bazı hastalar için en iyi seçenek olabilir.

Eğer depresyondaki kişi, depresyonu için birden fazla ilaç alıyorsa ya da başka bir sağlık sorunundan dolayı ilaç kullanıyorsa, hastanın tüm doktorları alınan diğer ilaçlardan haberdar edilmelidir. Bu ilaçların pek çoğu karaciğerde vücuttan atılır (metabolize edilir). Bu da, çoklu tedavilerin karaciğerin biyokimyasal temizleme sistemleriyle birbiriyle yarışır şekilde etkileşim içinde olabileceği anlamına gelir. Dolayısıyla, ilaçların kandaki seviyeleri, kullanılan dozdan beklenenden daha yüksek veya daha düşük olabilir. Bu bilgi özellikle, antikoagülan (kan sulandırıcılar), antikonvülsan (nöbet ilaçları) veya digitalis (Crystodigin) gibi kalp ilaçları alınıyorsa önemlidir. Her ne kadar çoklu ilaç kullanımı her zaman sorun yaratmasa da, hastanın tüm doktorlarının doz ayarlamasını yapabilmeleri için birbiriyle yakın iletişim halinde olmaları gerekebilir.

Hastalar sıklıkla, özellikle kendilerini iyi hissetmeye başladıklarında, ilacı çok erken bırakma eğiliminde olurlar. Hasta kendini daha erken iyi hissetse bile, doktoru ilacı kesmesini söyleyene kadar ilacı almaya devam etmelidir. Doktorlar genelde belirtilerin hafiflemesinin ardından en az altı ila 12 ay kadar antidepresan ilacı devam ettirecektir, çünkü tedavi sona erdiğinde depresyonun hemen yeniden ortaya çıkması riski, ilk depresyon episodunu geçirenlerde bahsedilen süre geçtikten sonra azalır. Bazı ilaçlar, vücudun duruma alışması için zaman vermek adına, yavaş yavaş bırakılmalıdır (aşağıda yer alan antidepresanların bırakılması kısmına bakınız). Bipolar bozukluğu ya da kronik majör depresyonu olan kişilerde, engelleyici semptomlardan kaçınmak amacıyla, ilaç kullanımı uzun yıllar boyunca hayatın bir parçası haline gelmek durumunda kalabilir.

Antidepresan ilaçlar alışkanlık yapmaz, dolayısıyla bunun için endişelenmeye gerek yoktur. Ancak, birkaç günden uzun bir süre için reçete edilen tüm ilaçlarda olduğu gibi, hastanın ilacı doğru dozda aldığından emin olmak için antidepresanlar dikkatli bir şekilde takip edilmelidir. Bu nedenle psikiyatrist düzenli olarak dozu ve etkinliğini kontrol etmek isteyecektir.

Eğer hasta MAOI sınıfından bir ilaç alıyorsa, pek çok çeşit şarap, işlenmiş et ve peynir gibi bazı eskitilmiş, mayalanmış veya salamura hazırlanmış gıdaları tüketmemelidir. Hasta doktorundan yasaklı tüm yiyeceklerin tam bir listesini almalı ve her zaman elinin altında bulundurmalıdır. Diğer antidepresan türlerinde gıdalarla ilgili herhangi bir kısıtlama gereği yoktur. Reçetesiz satılan bazı soğuk algınlığı ve öksürük ilaçlarının MAOI’lerle birlikte alındığında sorun çıkarabileceğini unutmayın.

Hangi türde olursa olsun (reçeteli, reçetesiz veya ödünç alınan) ilaçlar hiçbir zaman psikiyatriste danışmadan karıştırılmamalıdır. İlaç yazan diş hekimi veya başka bir sağlık uzmanı, hastanın antidepresan aldığı konusunda bilgilendirilmelidir. Tek başına alındıklarında zararsız olan bazı ilaçlar, başka ilaçlarla birlikte alındığında ciddi ve tehlikeli yan etkilere yol açabilir. Bu durum aynı zamanda takviye veya bitkisel ürünler alan kişiler için de geçerli olabilir. Alkol (şarap, bira ve sert içkiler dahil), sakinleştirici, uyuşturucu (kokain, ekstazi) veya marihuana gibi bazı maddeler antidepresanların etkinliğini azaltır ve uzak durulması gerekir. Bu maddeler ve diğer uyuşturucular, kişinin vücudu söz konusu maddelerin etkisi altındayken veya etkisinden çıkarken, antidepresan ilaçlarla birlikte alındığında nöbet riskini arttırdığı için de tehlikeli olabilmektedir.

Diazepam (Valium), alprazolam (Xanax) ve lorazepam (Ativan) gibi anksiyete (kaygı) ilaçları antidepresan değildir, fakat zaman zaman kısa bir anksiyete dönemi için antidepresanlarla birlikte veya tek başlarına reçete edilirler. Ancak depresif bozukluk için tek başlarına kullanılmamalıdırlar. Ayrıca anksiyete ilaçları, antidepresan ilaçların depresyon ve anksiyete üzerinde etki göstermeye başlamasıyla, yani genellikle dört ila altı hafta içerisinde, yavaş yavaş bırakılmalıdır.

Son olarak, ilaçla ya da hastanın ilaçla ilgili olduğuna inandığı bir problemle ilgili her türlü soru için doktora danışılmalıdır.

Antidepresanların Cinsel İşlev Bozukluğu ile İlişkisi Nedir ?

SSRI antidepresanlar cinsel işlev bozukluğuna neden olabilir. SSRI’lerin hem erkeklerde hem de kadınlarda cinsel isteği (libido) azalttığı rapor edilmiştir. SSRI’lerin kadınlarda orgazm olamama veya geç orgazm olma (anorgazmi) ile erkeklerde boşalma sorunlarına (geç boşalma ya da boşalamama) neden olduğu bildirilmiştir. SSRI kullanımında cinsel işlev bozukluğu sık görülen bir olgu olmasına rağmen tam görülme oranı kesin olarak bilinmemektedir. Ayrıca MAOI’ler, TCA’lar ve çift etkili antidepresanlar gibi diğer antidepresan sınıflarında da cinsel yan etkiler bildirilmiştir.

SSRI’lerden kaynaklanan cinsel işlev bozukluğunun yönetimi için aşağıdaki seçenekler mevcuttur:

• SSRI dozunun azaltılması. Bu seçenek, yüksek dozlarda SSRI alan hastalar için uygun olabilir. SSRI dozunun azaltılması antidepresan etkiyi de azaltabilir. Hastaların, doktorlarının izni ve gözetimi olmadan kendi kendilerine ilaç ve ilaç dozunu asla değiştirmemeleri gerektiğini aklınızdan çıkarmayın.

• Sildenafil (Viagra) veya başka bir cinsel istek arttırıcı ilaca başlanması. Depresyonu SSRI’ye cevap veren fakat cinsel işlev bozukluğu gelişen erkek hastalarda yapılan çalışmalar, Viagra kullanımı ile birlikte cinsel işlevde iyileşme kaydedildiğini göstermiştir. Viagra alan erkekler, her ne kadar Viagra genelde kişinin cinsel isteğini arttırmasa da, plasebo alan erkeklere kıyasla uyarılma, ereksiyon, boşalma ve orgazmda anlamlı iyileşmeler bildirmiştir.

• Viagra ya da Cialis‘e yanıt vermeyen erkekler için (ve SSRI’lerden dolayı cinsel işlev bozukluğu olan kadınlar için) SSRI’den başka bir antidepresan sınıfına geçmenin faydası olabilir. Örneğin bupropion, mirtazapin ile duloksetinin cinsel yan etkisi olmayabilir ya da cinsel yan etkileri SSRI’lerden anlamlı bir şekilde daha azdır.

• Tolere edemedikleri için veya diğer antidepresanların tedavisine yanıt vermedikleri için SSRI’lerden başka bir antidepresan sınıfını kullanamayan hastalarda doktor SSRI’ye ilave olarak başka bir ilacı eklemeyi düşünebilir. Örneğin bazı doktorlar, cinsel işlevi iyileştirmek için SSRI tedavisine bupropion ekleyerek başarıya ulaştıklarını rapor etmişlerdir. Ancak bu stratejinin gerçekten işe yarayıp yaramadığını görmek için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.

• Bazı doktorlar da SSRI’ler ile tedavi edilen hastaların cinsel işlevlerini iyileştirmek için buspiron kullanabilmektedir. Bu stratejinin işe yarayıp yaramadığını tespit etmek için de daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.

Antidepresanların Bırakılmasıyla İlgili Neler Söylenebilir ?

Antidepresanların dozu yavaş yavaş azaltılmalı, birden kesilmemelidir. Bir antidepresanın aniden bırakılması bazı hastalarda kesilme sendromuna neden olabilir.

Örneğin paroksetin gibi bir SSRI’yi aniden kesmek baş dönmesi, bulantı, nezle benzeri semptomlar, vücut ağrıları, anksiyete (kaygı), asabiyet, bitkinlik ve canlı rüyalara sebep olabilir. Söz konusu semptomlar genellikle ilacın aniden kesilmesiyle birkaç gün içerisinde ortaya çıkar ve bir ila iki hafta boyunca (21 güne kadar) devam edebilir. SSRI’ler içerisinde paroksetin ile fluvoksamin; fluoksetin, sertralin ve sitalopramdan daha fazla kesilme sendromuna yol açmaktadır. Bazı hastalarda ise, SSRI yavaş yavaş bırakılmasına rağmen yine de kesilme sendromu görülür. Venlafaksin, duloksetin ya da desvenlafaksinin aniden bırakılması da SSRI’lerinkine benzer kesilme semptomlarına neden olabilir.

MAOI’lerin birden kesilmesi asabiyet, hırçınlık ve sanrılara yol açabilir. Yine benzer bir şekilde, bir TCA’nın aniden bırakılması hırçınlık, asabiyet ve kalp ritminde anormalliğe sebep olabilir.

Depresyonun Komplikasyonları Nelerdir ?

Depresyonun, beynin pek çok kısmının yapısı ve işlevi üzerinde ciddi bir etkisi olabilir. Bu durum çok sayıda olumsuzluğa neden olabilir. Örneğin şiddetli depresyonu olan kişilerin; anksiyete (kaygı), kronik depresyon, diğer duygusal sorunlar veya daha çok sağlık sorunu ya da kronik ağrıdan muzdarip olma riski daha yüksektir. Diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalığı olan ve aynı zamanda depresyondan muzdarip olanların, söz konusu hastalıklarının daha kötü sonuçlar doğurma eğilimi vardır.

Depresyonun Seyri Nasıldır ?

Her ne kadar klinik depresyon episodlar halinde görülme eğiliminde olsa da, böylesi bir episod geçiren kişilerin çoğu en nihayetinde bir başka episod daha geçirecektir. Ayrıca ilk depresyondan sonraki depresyonlar ilkine göre daha kolay tetiklenir. Ancak, depresyondan muzdarip olanların çoğu bu episodu atlatır. Aslında hafif depresyonu olan ve ilaçla tedavi edilen bireyler şeker tabletine de (plasebo) eşit oranda yanıt verme eğilimindedirler. Şiddetli depresyonu olanların ise, antidepresan ilaç kullanımına kıyasla plasebo alarak iyileşmeleri daha düşük bir ihtimaldir. Umut verici bir başka bilgi ise şudur; yapılan araştırmalar ilk ilaç denemesiyle tedavi edildiğinde iyileşme göstermeyen ergenlikten yetişkinliğe kadar olan hastaların bile, başka bir ilaca geçildiğinde veya psikoterapiye ek olarak başka bir ilaç verildiğinde iyileşebildiklerini göstermektedir.

Depresyon Nasıl Önlenebilir ?

Ruh sağlığı uzmanlarının, stresle baş etmeye yardımcı olan düşünme becerilerini (bilişsel teknikler) öğrettiği programların depresyonun önlenmesinde etkili olduğu görülmüştür. Doğum sonrası depresyonun önlenmesindeki kilit noktalardan biri; çok az sosyal destek görmek ve evlilik veya aile birlikteliğine yetersiz uyum göstermek gibi, hayatlarında depresyonun oluşmasına katkıda bulunabilecek spesifik bir takım faktörleri azaltmak üzere yeni annelere yardımcı olmaktır.

Depresyon İle Mücadele Yöntemleri Nelerdir ? 

Depresif bozukluklar kişilerin kendilerini yorgun, değersiz, çaresiz ve umutsuz hissetmelerine neden olabilir. Bu tür olumsuz duygu ve düşünceler bazı insanların pes etme isteği içinde olmalarına yol açar. Bu tür olumsuz düşüncelerin depresyonun bir parçası olduğunu ve genelde gerçek durumu doğru bir şekilde yansıtmadığını fark etmek önemlidir. Tedavi etkisini göstermeye başlayınca olumsuz düşüncelerin kaybolacağını unutmamak gerekir. Bu arada, depresyonla baş etme konusunda yardımcı olacak bazı ipuçları aşağıda verilmiştir:

  • Sağlıklı yiyecekler yiyin. Sıklıkla yeterli miktarda besinin alınmaması ve fast food tarzı yiyeceklerdeki aşırı yağ, şeker ve sodyum içeriği, depresyondaki kişilerin enerjisini daha da tüketebilir.
  • Pek çok kişi folik asit ve D vitamini içeren gıda takviyelerinin duygu durumlarını iyileştirmeye yardımcı olduğunu düşünmektedir.
  • Duygu durumunuzu fiziksel olarak iyileştirmek için yeteri kadar dinlenmeye vakit ayırın.
  • Bazı olumsuz düşüncelerden kurtulmak için düşüncelerinizi ya arkadaşlarınızla paylaşın, ya bir günlüğe yazın veya duygularınızı sanatla dışa vurun.
  • Kendinize zor hedefler belirlemeyin veya çok fazla sorumluluk altına girmeyin.
  • Yapmanız gereken büyük işleri küçük parçalara bölün, öncelikler belirleyin ve yapabildiğiniz zaman elinizden geleni yapın.
  • Kısa zamanda kendinizden çok fazla şey beklemeyin, zira bu sadece başarısızlık hissini arttıracaktır.
  • Başka insanlarla birlikte olmaya çalışın, genellikle yalnız kalmanızdan daha iyidir.
  • Kendinizi daha iyi hissettiğiniz aktivitelere katılın.
  • Spor yapmayı, sinemaya veya maç seyretmeye gitmeyi ya da dini veya sosyal faaliyetlerde bulunmayı deneyin.
  • Acele etmeyin ve abartmayın. Duygu durumunuz hemen düzelmezse sinirlenmeyin. Kendinizi daha iyi hissetmeniz zaman alacaktır.
  • Sizi çok iyi tanıyan kişilere danışmadan, iş değiştirme ya da evlenme veya boşanma gibi hayatınızla ilgili önemli kararlar almayın. Sizi tanıyanlar genellikle içinde bulunduğunuz durumla ilgili daha objektif bir görüşe sahip olabilirler. Her zaman depresyonunuz geçene kadar önemli kararları ertelemeniz tavsiye edilir.
  • Depresyondan “pat diye” çıkmayı beklemeyin. Bu çok nadirdir. Mümkün olduğu kadar kendinize yardımcı olun ve eskisi gibi olamadığınız için kendinizi suçlamayın.
  • Unutmayın, olumsuz düşüncelerinizi kabul etmeyin. Bu düşünceler depresyonunuzun bir parçası ve depresyonunuz tedaviye cevap verince ortadan kaybolacaklar.
  • Acil bir durumda nasıl yardım alacağınızı planlayın; örneğin kendinize ya da bir başkasına zarar verme gibi bir düşünceye kapılacak olursanız arkadaşlarınızı, ailenizi, doktorunuzu ya da ruh sağlığı uzmanınızı veya bulunduğunuz bölgedeki bir acil servisi arayabilirsiniz.
  • Kendinize veya başkalarına zarar vermek için kullanılabilecek nesnelere olan erişiminizi kısıtlayın (örneğin, her türlü ilaç, ateşli silah veya evde bulunabilecek diğer silahlara erişiminizi engelleyin).

Depresyonda Olan Birine Nasıl Yardım Edebilirsiniz ?

Aile ve arkadaşlar yardım edebilir! Depresyondaki kişi depresyondan dolayı kendisini yorgun ve çaresiz hissedebileceği için başkalarından yardım isteyecek ve muhtemelen buna ihtiyaç duyacaktır. Fakat hiçbir depresif bozukluk geçirmemiş olanlar bu hastalığın etkilerini tam olarak anlayamayabilirler. Kasten olmasa da depresyondaki kişinin arkadaşları ve sevdikleri, farkında olmayarak o kişiyi incitebilecek şeyler söyleyebilir ve yapabilirler. Bu makalede yazan bilgileri en değer verdiklerinizle paylaşmanız, onların sizi daha iyi anlamalarını ve size yardımcı olmalarını sağlayabilir.

Depresyonda olan birine yardım etmek için yapılabilecek en önemli şey, o kişinin doğru bir teşhis ve tedavi almasına aracılık etmektir. Yapılacak bu yardım, semptomlar giderilmeye başlayana kadar (genellikle birkaç hafta) kişinin tedaviye devam etmesini teşvik etmek ya da herhangi bir iyileşme sağlanmazsa farklı bir tedaviye başvurmak olabilir. Bazı durumlarda doktordan randevu alıp, doktora kadar kişiye eşlik etmek gerekebilir. Ayrıca söz konusu yardım, depresyonda olan kişinin, semptomlar iyileştikten sonra birkaç ay boyunca ilaçlarına devam edip etmediğini takip etmek anlamına da gelebilir. Depresyonun kötüleşmesi halinde durumu her zaman hastanın doktoru ya da terapistine bildirin.

Yardımcı olmanın ikinci önemli yolu duygusal açıdan destek olmaktır. Bu destek anlayışlı, sabırlı, sevgi dolu ve cesaretlendirici olmayı gerektirir. Depresyonda olan kişinin sohbete katılmasını sağlayın ve onu dikkatli bir şekilde dinleyin. İfade ettiği duyguları küçümsemeyin, ama bir yandan da gerçeği gösterin ve umut verin. İntiharla ilgili ifadeleri göz ardı etmeyin. Bu tür ifadeleri daima terapiste bildirin.

Depresyonda olan kişiyi yürüyüşe, dışarı çıkmaya ve sinema veya başka aktivitelere çağırın. Davetinizi kabul etmezse nazik bir şekilde ısrarcı olun. Daha önceleri kişinin keyif aldığı hobi, spor veya dini ya da kültürel faaliyetler gibi aktivitelere katılmaya teşvik edin. Ama çok erken bir zamanda çok fazla sıkboğaz etmeyin. Depresyonda olan kişinin başkalarıyla birlikte olmaya ve kafasını dağıtmaya ihtiyacı vardır, fakat çok fazla talep başarısızlık duygularını arttırabilir.

Depresyondaki kişiyi, hasta numarası yapıyor olmakla ya da tembellikle suçlamayın. Kişinin “pat diye” depresyondan çıkmasını beklemeyin. En nihayetinde tedavi ile birlikte depresyonda olan pek çok kişi iyileşecektir. Bunu unutmayın. Ayrıca depresyondaki kişiyi, zaman geçtikçe ve alınan yardımla birlikte kendisini daha iyi hissedeceği konusunda sürekli telkin edin.

Depresyon İçin Nereden Yardım Alınabilir ?

Uzmanlar tarafından yapılacak tanıya dayalı eksiksiz bir fiziksel ve psikolojik değerlendirme, depresyonda olan kişinin, kendisi için en iyi tedavi türüne karar vermesine yardımcı olacaktır. Ancak eğer bir intihar olasılığının varlığından dolayı durum aciliyet arz ediyorsa, hastanın acil servise götürülmesi uygun olacaktır. Hastanın intihara yönelik bir hareket yapması veya intihar girişiminde bulunması halindeyse mutlaka 112 aranmalıdır. Hastanın kendisi, ne kadar yardıma ihtiyacı olduğunun farkında olmayabilir. Hatta, depresif hastalığının bir parçası olan olumsuzluk ve çaresizlikten dolayı yardım edilmeyi haketmediğini hissedebilir.

Aşağıdaki listede sizi uygun yere sevk edebilecek veya teşhis ve tedavi hizmetlerini sunabilecek kişi ve yerleri bulabilirsiniz. Telefon numaraları ve adresleri için Sarı Sayfalardaki “ruh sağlığı”, “sağlık”, “sosyal hizmetler”, “intihar önleme”, “hastaneler” veya “doktorlar” başlıklarına bakınız.

  • Aile hekimleri
  • Pskiyatrist, psikolog, sosyal hizmet uzmanları, ruh sağlığında görev yapan hemşireler gibi ruh sağlığı uzmanları ya da diğer rehberlik hizmeti sunanlar
  • Sağlık hizmeti veren kuruluşlar
  • Toplum ruh sağlığı merkezleri
  • Hastanelerdeki psikiyatri bölümleri ve poliklinikler
  • Genellikle hastane ile bağlantılı toplum destek grupları
  • Üniversite veya tıp fakülteleri ile bağlantılı programlar
  • Devlet hastanesi poliklinikleri
  • Aile hizmetleri/sosyal hizmetler kurumları
  • Özel klinik ve merkezler
  • Çalışanlara yönelik destek programları
  • Yerel tıbbi ve/veya psikiyatrik dernekler

Depresyonla ilgili gelecekte bizi neler bekliyor ?

Bipolar bozukluk için genetik belirteçlerin bulunmasına az kalmıştır. Bundan kısa bir süre sonra da majör depresyonun belirteçlerinin de bulunmasını ümit ediyoruz. Bu sayede, doğumdan itibaren bir çocuğun depresyona yatkın olup olmadığını bilmemiz mümkün olabilecek ve önleyici stratejiler üzerinde çalışabileceğiz. Örneğin ebeveynlere erken uyarı işaretlerini öğretebileceğiz, böylece gelecekte ortaya çıkabilecek sorunları defetmek için gerekirse, çocuklarını tedavi ettirebilecekler.

Yeni farmakogenetik dünyasında, hastalıktan tamamen kaçınmak için depresyondan sorumlu genlerin pasif hale getirilmesi vaadi söz konusudur. Ayrıca gen çalışmaları sayesinde, hastaların tedaviyle uyumu konusunda daha çok şey öğrenmekteyiz. Bu tür bilgiler, hangi hastanın hangi ilaç türüne ve hangi psikoterapi yöntemine cevap vereceğini öngörebilmemizi sağlayacaktır.

Beyindeki mesaj taşıyan kimyasallar olan nörokimyasallar ile bunların depresyon üzerindeki etkileri hakkında daha fazla bilgi edinmekteyiz. Ayrıca, nöropeptidler ve P maddesi gibi yeni nörokimyasal kategorileri üzerinde de çalışılmaktadır. Bunların sonucunda, yakın bir gelecekte, daha az yan etkiyle daha etkin olan yeni ilaçları geliştirebileceğiz. Gebelik döneminde annenin stresinin gelişmekte olan cenini nasıl derin bir şekilde etkileyebileceğine dair son derece şaşırtıcı bilgiler öğreniyoruz. Örneğin, annenin yaşadığı stresin, fetüsün ileride yetişkin hayatında depresyon geçirme riskini büyük ölçüde arttırdığını artık biliyoruz.

Depresyon tedavisinin, ihtiyacı olan herkes için erişilebilir ve kabul edilebilir hale getirilebilmesi için en etkin yolun hangisi olduğuna dair daha fazla bilgiye ulaşılmaktadır. Bu da özellikle, çocuklar ve ergenler, azınlıklar, ekonomik açıdan dezavantajlı gruplar ya da kırsal alanlarda yaşayanlar, yaşlılar ile özel ihtiyaç ve tercihlerini dikkate alan ve bunlara saygılı bir şekilde sunulan ruh sağlığı tedavisine yeterli düzeyde erişimi olmayan gelişimsel bozuklukları olanlar için önemlidir. Hüzün her zaman insanoğlunun bir parçası olmaya devam edecek olsa da, umarız ki, daha ciddi duygu durum bozukluklarını hepimizin yararı için azaltabilir ya da ortadan kaldırabiliriz.